Sokaklarımızda sıkça rastlanan bir durum var: Bir lokantayı, “Meşhur Falanca Lokantası” diye ilan eden bir levha olur. Hiç merak etmediniz mi? Madem lokanta meşhurdur – yani, herkesçe iyi tanınır – herkese, “meşhur” olduğunu anlatmaya ne gerek var?

Nükteli bir söz var: “kerameti kendinden menkuldür.” Bir kişinin hakikaten kerameti varsa, bu durum zaten kendine dikkat çeker, dillerde dolaşır. Ama ya kerametin haberini yayan tek kişi “ermiş” kişi olursa…? Sanırım “ermiş” olmanın püf noktası, kendisi için reklâm yapmaya gerek duymamak olur! Övgü söz konusu olduğunda, inisiyatif erdemlerimizi fark eden diğer kişilerden gelmelidir. Nitekim, Süleyman “Seni kendi ağzın değil, başkaları övsün, Kendi dudakların değil, yabancı övsün” diyor (Özd. 27:2).

Çağdaş psikologlar ve ruhsal danışmanlara göre, davranışlarımızı yönlendiren en güçlü güdülerden birisi, önemli sayılma arzusudur. Derinliklerimizde, saygın olarak tanınmaya susamışızdır. Bu yüzdendir ki, övülmeye bayılırız. Doğal olarak da övünmeye eğilimliyiz. Böylece, farkında olmasak dahi, kendini “meşhur” ilan eden bir lokanta veya kendi kerametine reklâm yapan “ermiş” bir kişide olduğu gibi, gülünç duruma düşebiliriz.

İnsanlarca övülmeye düşkün olursak, gülünç olmaktan öte, ruhsal tehlikeye maruz kalabiliriz. Önderlik örneğimiz olan Rab İsa Mesih, bu konuda çok kesin konuştu: “İnsanlardan övgü kabul etmiyorum” dedi (Yu. 5:41). Burada “övgü” olarak çevrilen kelimenin temel anlamı, “görkem” veya “yücelik”tir. Bir Kutsal Kitap uzmanı “övgü” ile “görkem” kavramlarının arasındaki bağlantıyı şöyle anlattı: Esasında görkem, “Tanrı’nın kendini ifşa ettirmesinin görünür göstergesidir (Çıkış 33:22) veya Tanrı halkını kurtarmaya kalktığında, o halkın ‘yüce’ durumunu tarif eder (Yeşaya 60:1). Böylece Rab’bin huzuru yaşanan tapınaktaki herkesin ‘Görkem!’ diye bağırması şaşılacak şey değildir (Mez. 29:9) – ki bu durum görkem kelimesinin neden bazen “övgü” anlamına geldiğini gösterir (D.A. Carson, John, s. 128). Gerçek anlamda, tek görkemli varlık Tanrı’nın kendisidir. Bu açıdan da insanların “görkemi,” yani övülecek yönleri, Tanrı’nın görkeminin bir yansıması olmak zorundadır.

Esas anlamda görkem – onur ve övgü – ne kendimizden, ne de diğer insanlardan kaynaklanır. İsa Mesih bile, “Eğer ben kendimi yüceltirsem, yüceliğim hiçtir. Beni yücelten… Babam’dır” dedi (Yu. 8:54). Tanrı’nın varlığı ve takdirinden kaynaklanmayan onur ve övgü bir “hiç”tir – gerçek değeri yoktur.

Farz edelim ki bir toplumda hayali bir ekonomi – gerçek varlığı olmayan, görünmez, hem ürünler, hem de paralar – var. Bu toplumdaki insanlar gerçek olmayan ürünleri ve paraları elde etmek için ticaret yapıyorlar. Alışveriş yapıyor, borsalar kuruyor, hatta birbirinden çalıyor ve gasp ediyorlar, birbirini dolandırıyorlar. Ama bütün bu alışverişlerin gerçek dünyada hiç bir esası veya değeri yoktur. Bunlar için ne denebilir? En azından, “Bunların ruh hali iyi değil – gerçeklikten kopmuşlar!” denir.

Ama insanlar kendi aralarında “övgü ticareti” yaptıklarında, bu alışverişin gerçek dünyada – yani, Tanrı’nın Egemenliği’nde – hiç bir esası veya değeri yoktur. Övgü avı kendi içinde ruhsal gerçeklikten kopma tehlikesini barındırır. İnsanların takdirini Tanrı’nınkinden daha çok önemsemek imansızlıktır. Nitekim İsa, Yahudi önderlere, “Birbirinizden övgüler kabul ediyor, ama tek olan Tanrı’nın övgüsünü kazanmaya çalışmıyorsunuz. Bu durumda nasıl iman edebilirsiniz?” (Yu. 5:44) dedi.

Rab’be sunduğumuz hizmet nedeniyle övgü aldığımızda sevinebiliriz. Ama sınandığımızın farkında olmalıyız. Süleyman’ın dediği gibi, “Altın ocakta, gümüş potada sınanır, İnsansa aldığı övgüyle sınanır” (Özd. 27:21). Kendi adımıza mı seviniyoruz, yoksa Rab’bin yüceliği bizden yansıdığı için mi? Aldığımız övgüler neden hizmet ettiğimizi ortaya çıkaran ciddi bir sınavdır.(Chuck Faroe)