Teoloji ve Kutsal Kitap çalışmalarında hermenötik dediğimiz bir bilim vardır. Bu Kutsal Kitap’ı yorumlama bilimidir. Yorum Bilimi bizim Kutsal Kitap metinlerine yaklaşım biçimlerimizin objektif prensiplerini ve kurallarını öğretir, öyle ki Ferisilerin yaptığı gibi Kutsal Yazıları binbir parçaya ayırıp daha sonra kendi istediğimiz şekli veremeyelim. Reform teolojisinin hermenötiğinde regula fidei yani ‘iman yasası’ yatar bu da Kutsal Yazılardan hiçbir kısmın diğer bir kısmıyla çelişmeyeceği anlayışıdır. Buradaki ilk varsayım Kutsal Yazıların tümünün Tanrı Sözü olduğudur. İkinci varsayım ise Tanrı hiçbir zaman yanıltıcı bir dille konuşmaz yani söylediği her şey tutarlıdır. Bazıları tutarlılık küçük beyinlerin işidir diyor. O zaman en küçük beynin Tanrı’nın olduğunu söylememiz gerekir ancak ne var ki ben tutarlılığın gerçek bilginin netliğinin işareti olarak görüyorum ve Tanrı’nın sözü kendisiyle tutarlıdır.

Kutsal Kitap’ın bir bölümünün diğerine karşı olduğunu gösterme çabalarına bakmak istersek İsa’nın çölde denenmesinden uzağa gitmemize gerek yoktur. Şeytan, İsa’yı ayartmaya çalıştığında İsa, Kutsal Kitap’tan alıntı yaparak cevap verdi. İsa’yı kutsal kente götürüp tapınağın tepesine çıkardı ve Mezmur 91:11’i alıntılayarak, “Tanrı, senin için meleklerine buyruk verecek,” dedi (Matta 4:6). İsa’ya, “Kendini aşağıya at hiçbir şey olmayacak, Tanrı seni kurtarmaları için meleklerine buyruk verecek,” diyordu, İsa ona şu karşılığı verdi, “Tanrın Rab’bi denemeyeceksin,” (Matta 4:7; Yasa’nın Tekrarı 6:16). Yani İsa şunu demek istiyordu şeytana; “İman yasası’nı çiğniyorsun. Berbat bir yorum bilimi ile Kutsal Yazıları kullanıyorsun. Kutsal Yazıyı, Kutsal Yazıya çarpıtıyorsun. Kutsal Yazılar Tanrı’yı denememem gerektiğini söylüyor. Eğer ben bu hükme itaat ediyorsam senin tavsiyeni dinleyemem.” Şeytan’ın Tanrı’nın Sözü’nden bir ayeti bağlamından koparıp çarpıtarak kendisini ayartmasına izin vermedi.

İsa’nın din bilginleri ve Ferisiler ile başa çıktığı sorunlardan biri buydu. Gelenekleri insanlar tarafından Kutsal Yazıların net bir şekilde anlaşılmaması için bir çok kaçamak nokta bırakıyordu. Bu yüzden onlara, “aktardığınız törelerle Tanrı’nın sözünü geçersiz kılıyorsunuz,” (Markos 7:13) diyordu.

Kilise Tarihi’nde en büyük anlaşmazlık 16. yüzyılda Protestan Reformasyonunda ortaya çıkmıştı. Genel olarak tüm tartışma bir doktrin üzerinden doğmuş gibiydi, ‘yalnızca imanla aklanma’, öyleki ki bu müjdenin kendisiydi. Martin Luther kiliseye bağlı prenslerin önüne çıkarıldığında ona, aklanma öğretisini yanlış anladığını, bunun geleneğin anladığı şekliyle olmadığını ve kilise geleneğinin yıllarca aklanmanın farklı kategorilerde olduğunu anlattılar. Ama Luther basitçe, “İşte Kutsal Kitap’ın söylediği bu. Vicdanım Tanrı’nın Sözü tarafından ele alınmıştır. Kutsal Yazılara itaat etmeliyim, insan yapımı geleneklere değil,” demişti. Yani ikinci tartışma konusu otoritenin nerede olduğuydu.

Sonsuz ve en yüce otorite nerededir? Yalnızca Kutsal Yazılarda mıdır yoksa Kutsal Yazılar ve gelenekte midir? Eğer ikisi birdense, gelenek Kutsal Yazıların yorumlanmasını bağlayarak her şeyi gölgede bırakıyor. Yani tüm o pratik amaçlar için gerçek anlamda iki otorite yoktur, yalnızca bir tane olur o da gelenektir ki, Söz’ün kendisinden daha önemli hale gelmektedir.

Biraz duyarlı bir kişi Yeni Antlaşma öğretisini özellikle Pavlus’un Romalılar mektubundaki aklanma ile alakalı sözlerini okuyupta nasıl sırf geleneğe dayalı Roma Katolik Kilisesi öğretilerine yönelir anlamıyorum. Ama bu hataya düşen yalnızca Roma Katolikler değildir. Hepimiz olabiliriz. Hepimiz Kutsal Yazıların yanında kendi geleneklerimize daha ağırlık vermeye eğilimimiz var. Geriye bakıp, “Yazıklar olsun size Ferisiler,” “Yazıklar olsun size din bilginleri,” veya “Yazıklar olsun Roma’nın ortaçağ ilahiyatçıları,” demek kolaydır. Ama kendi yüreklerimizden öteye bakmamıza gerek yoktur. Tüm teolojik ve ahlaki tartışmalarda söz sahibi Tanrı’nın Sözü olmalıdır.

-R.C. Sproul